Unutulur herşey

Ah şu eller

Bir kedi gördü sokağın sonunda Ayşe. O kediyi gören başka gözleri aradı gözleri. Göremedi. Kediyi kedi gibi, göreni gördüğü gibi, olanı olduğu gibi anlamayı bilemedi.

Son zamanlarda içini acıtan olayların oluş hali, manadan yoksun bir acizlikle bozulmuş yemek gibi kokuyordu burnuna. Yüzünü ekşitti ve elindeki kahveyi masaya bıraktı. Kime göre, kimine göre, göz göre göre, konuşamadığını bile bile kelimelerin sözcüklere değmesiyle oluşan zihin oyunlarının sessiz soluğu, düşüncelerinde çığlığa dönüşüyordu. Beyninde binlerce nöronun görevini zevkle eda edişi gibi içerde bir yerlerde bir sürü duyguya ev sahipliği yapan bedeninin takatsiz kalışı ve yeniden ayağa kalkmaya çabalaması arasında bir sendeleyiş haliyle elini başına götürdü.

Artık dursun istiyordu, zaman da…mana da..düşünceler de.. duygular da.. içine bir korku doğuyor sonra eliyle onu kovalıyor gibi bir işaretle yüzüne biraz rüzgar yapıyordu. O gün, yıllardır beklediği bir hayalin gerçekliği üzmüştü onu. Halbuki ki zamanında ne çok dua etmişti bu manzaranın gerçekliği için. Böyledir işte bazen, anlam dahi anlamsız olur.

Zamanında dilenmemiş özrün, söylenmemiş sözün, alına kondurulmamış bir öpücüğün anlamsızlaştığı bir kabul ile döndü yüzünü gökyüzüne, eller eşlik etti akabinde. Duası yüzüne bir nefes gibi değerken, değersizleşen el ve de alem çetesine verdiği haraç da kurtarmadı artık ya herşey ya da hiçbirsey oluşunu. ‘Sevdalı başı, şair telaşı, ser’hoşluğu’ uslanmıştı artık. Ölüm idi tek gerçeklik ve o gelince giderdi hakikatin ilizyonik örtüsü. “Bazı bedelleri ya önce ödersin ya da sonra” deyip bir yudum daha aldı kahvesinden Ayşe. Gün ağarmıştı artık…Uyanmıştı uyuduğu derin uykusundan.

Hem ne demişti o astrolog (Y. Penguen) “kıymeti kalmıyor, kıyameti yaşattıktan sonra vadedilen güzelliklerin. Bir kişi için, bir iş için, bir yere varmak için sunulan, görmezden gelinen her buruk an, bir çiçek daha eksiltiyor bahçenden, insanları yormayın, zamanlarını çalmayın kibrinizi beslemek için.”

Burası dünyaydı ve burada olmak yeterince acı idi. Gurbette olmanın gurbet ile ilgisi yoktu belki ama gurbetin sancısını içinde hissetmenin hiçbir hatırlayışla kıyaslanmayacak derecede ciddi bir hakikat oluşu her an her saniye hep hatırlatıyordu kendini. Ve hamd olsun herşey olması gerektigi haliyle oluşuna devam ediyordu. Ve bize düşen de sadece ve sadece bu oluşa şahitlik.

Nasıl olsa unutuluyordu herşey ve gömülüyordu kimsesizler mezarlığına. “Zamanında yazılmayan sözlerin, tutulmayan sözlerin, esirgediğin sözlerin” şimdiki zamanda bir karşılığı yoktu. Çünkü neyi zamana bıraksan, zaman onu sana bırakmıyordu. İnsanın anlam yolculuğunda uğurladığı yine kendisi oluyordu diye düşündü Ayşe ve kahvesinden bir yudum daha aldı kendindeki 40 yıllık hatrın hatrına.

Yorum bırakın