M-izan’sen.

Rüya, güneş gözlüğünü saçlarına doğru çektiğinde, elindeki uçak biletine takıldı gözü. Biletteki tarihi gördüğünde, zamanın kendisini hoyratça içine çektiği bir an’a gidiverdi. Zihninin derinliklerindeki duvara çerçeveletip asılmış-o- 22 Nisan…

Sol dirseğini koltuğun tutamacına yaslayıp elini çenesine yerleştirdi. Gözlerini cama çevirip, aşağıdaki manzaranın giderek küçülmesi gibi kendini ölçekledi ve zihnindeki o anıya bırakıverdi.

O gün, ortaokul müsameresi için hazırlanan tiyatroda, 83 yaşında bir babanneyi canlandırıyordu. Henüz 13 yaşında olmanın verdiği deli-heyecanla hazırlanıyordu rolüne. Sahnede söyleyeceği replikleri ezberine alırken yaşadığı heyecan, kanı aracılığıyla vücuduna zerk oluyordu. Öyle kaptırmıştı ki rolüne kendisini, prova sonrası babanne şivesi ile erkek arkadaşına işve yapmaya devam ediyordu.

Yıllar sonra bugün, misafir edildiği şehirden üzgün, kırgın ve tükenmiş bir halde yuvasına dönerken, bu tür deliliklerinin ve heyecanlı davranışlarının arka planını farkediyordu.

Şimdiye kadarki farkındalığı, kafasında kurguladığı tanrısına ‘Allah’ ismini verip-O böyle istedi, bu böyle oldu, böyle geldi” şeklindeydi. Ancak bu 22 Nisan’dan önceki iki ayda ne olduysa olmuştu işte.

Zihninin hastanelerine ve hapishanelerine yatırdığı karakterleri kendi oyun alanına davet ettiği ve o tiyatroyu kendi kurgulayıp işin içerisinden çıkamadığı için “kafasındaki tanrısına”-neden bennn? diye- “hiddetlendiği, şiddetlendiği, öfkelendiği gerçeği” ziyadesiyle görünür olmuştu bugün. Bu yıkıcı duygulardan kafasını serinletmenin ve derinlemesine düşünmeyi bırakmanın bir yolunu bulamadığını defaten tecrübe etmişti. Canı sıkıldı. Yüzünü iğrenir gibi buruşturarak, suyundan bir yudum aldı.

Oysa ‘Hansel ve Gratel’ gibi yuvasının yolunu bulmak için ekmek kırıklarını dökmüştü ya yola. Her kim varsa hayatına dahil ettiği, kendisi seçmişti işte hepsini. Onların isimleri bile apaçık sembol, yüzbin işaret değil miydi?

Rüya, bilete bakarken geldiği noktaya şaşırdı, camdaki yansımasına göz kırptı ve güldü kendi kendine…‘adeta, bu ilizyondan çık, çık bu oyundan, kurtul zihnin kalıplarından! demek içinmiş herşey…’ diye düşünürken “vayy be uyandırma servisi, ha” diyiverdi.

Yanındaki koltuktan bir ses yükseldi. “Uyur idik uyardılar, diriye saydılar bizi” dedi adam.

Rüya, Yunus seslenişli bu adama yüzünü döndüğünde, çoktan selamlaşmışlardı.

-“Siz de mi Konya’ya gidiyorsunuz?” diye sordu adam mütebessüm bir ifadeyle.

Kadın, bu abesle iştigal soru karşısında gülse mi, az önce yaşadığı aydınlanma ile ‘acaba şuan hala zihnimin içindeki tiyatroda mıyım‘ ikileminde mi kalsa bilemedi? Üstelik bir de sırıtıyordu adam!

“İnsanın derdi sevdiklerince önemsenmek… Aksi olduğunda, kendini tavlada 2 mars-1 ters yenilmiş gibi hissetmesi bu yüzden değil mi?” diye sordu adam. Aslında bu soruya bir cevap bekliyor değildi. “Tavlayı kendi hayatıma çok benzetirim.” diye devam etti.

Rüya şaşkınlıkla dinliyordu hem adamı, hem içini. ‘Tavla- mavla, böyle ucuz numaralar ile onu tavlayacağını mı sanıyordu bu hadsiz adam!’ Normalde hiç hazetmezdi böyle yan koltukta oturan muhabbetten. İçindeki bu konuşmayı dışından diyemedi Rüya. O sırada kendisini yok’luyordu, neden hayır diyemiyordu bu derin bakışlı adama?

-“Hayatın sembol dili bu oyun” dedi adam. “Siyah – beyaz pullar var mesela. Kimselere diyemediklerimi, dışıma sustuklarımı, içime kustuklarımı siyah pula benzetirim. Dışarıdan duyulmayışım, görülmeyişim. Harabeye dönmüş içimin yangınları, hatta o yangının külleri hep siyah…Ya beyaz pullar ne dersen, onlar da saçlarıma düşmüş aklar gibi bembeyaz. Benim için aynaya bakmak gibi tavla oynamak, ne zaman oynasam hep kaybettim çünkü” deyip gülümsedi ve söylediklerinin tesirini kadının yüzünde görebilmek için bakışlarını Rüya’ya çevirdi.

Rüya sessizliğini muhafaza ediyordu. Adam aldırmadan devam etti konuşmaya.

-“Ya 4 köşeye ne demeli? Sanki sadece kazananı zevkten 4 köşe edermiş gibi… Oysa bana mevsimleri hatırlatıyor.” diyip gözlerini pencereden akan bulutlara çevirdi. “Pulum ne zaman ilkbahar köşesine gelse, hep erken oldu. Kıştan çıkamayan soğuğun acısı döktü içimin yapraklarını. Umutlarım gri bulutlara yuva oldu, güvendiğim dağlar kardan kâr etti.”  diyip sustu.

Rüya sinirlenmeye başlamıştı. Hatta bu arabesk müziği nasıl kapatabileceğini düşünüyordu.

Sessizliği bozan yine Aydın oldu. “Pulları dizdiğimiz sıralar karşılıklı 12, tıpkı 1 yıldaki 12 ay gibi” dedi. “4 köşeden 24 eder. O da 24 saatten….” diye devam edecekken, bir kahkaha ile kesildi adamın sözü.

Rüya, “kusura bakmayın ama bu yaptığınız matematik hesabı ile malum politikacıyı getirdiniz aklıma” derken hala gülmeye devam ediyordu. Sonunda bu saçma muhabbete kızmadan, sinirlenmeden neşeli bir tonda cevap verebilmişti. “Ben Rüya” deyip elini uzattı.

-” Aydın” dedi adam.

Rüya, ‘aydınlandım’ diye geçirdi içinden hafifçe gülümseyerek.  Ama bunu dışından demedi. Uçağa binen Rüya ile aynı değildi artık. İşaret oku’mayı az önceki aydınlanma ile bırakmıştı. Basit, sade ve düz bir yerden hayatla bağlantı kurmak ne güzeldi. Kızmadan, kırmadan, dökmeden, gücenmeden, ürkmeden, tükenmeden, incitmeden, incinmeden…

Hazırlıksızlık kadar güzeli var mıydı? Hayatın içindeyken hazırlanmıyor muydu insan, hayatının bir sonraki yeni anı’sına? Eh, içinde diyemedikleri, yüzünü neşeye çevirdiğinde dile gelmişti işte. Hayat, şimdi rast’gelme(li)ydi.

Yorum bırakın