
Kemal 30’larının son demlerindeydi. Odasında oturmuş derin düşüncelere dalmıştı. Masası da zihni gibi karışıktı. Her yerde kitaplar ve sınav kağıtları vardı. O gün gerçekten canı çok sıkılıyordu. Masanın üzerinde dirseklerini koyabileceği bir boşluk bulmaya çalıştı. Başını ellerinin arasına alıp “yolun yarısını geçtin şair!” dedi ve göz yaşlarını silmek için gözlüklerini masaya bıraktı.
O olsaydı yanında -ahh-o ve onun o latif gönlü, diye geçirdi içinden…“şair burada ne demek istedi?” der ve dünyanın en güzel gülüşünü kondururdu yüzüne. Ne çok iyiki’ler geçerdi içinden Kemal’in o vakit…Ahh, zamanında diyemediği ne çok şey vardı.
Onunla karşılaştıkları günü hatırladı. Sonradan anlayacaklardı ki birlikte bir mucizeye şahitlik etmişlerdi o gün. Kelimeleri kullanmadan anlaşabiliyor olmanın tılsımlı farkedişi… Karşıdan karşıya geçmek için kırmızıda bekliyorlardı ki-saniyenin onda biri gibi bir süre-değdi gözleri birbirine. Oysa ruhları çoktan sarmaş dolaş olmuştu. O an ki, kâinatta bambaşka bir yere fırlattı ikisini de. Anneannesinin yanağından öpen oğlan çocuğu ile, babannesinin koynunda büyümüş kız çocuğu buluşmuştu.
Işık yeşile döndüğünde kalabalık güruh sarı saçlı mucizeyi girdap gibi içine çekmişti. Ne yana baksa, ne yana koşsa bilemedi Kemal. Öyle bir hüzün rüzgarına kapılmıştı ki adım atacak mecal bulamadı adeta.
Daha sonra, kader bir uçak yolculuğunda tekrar bir araya getirmişti ikisini. Kemal, bir konferansa katılmak üzere Almanya’yaya gidiyordu. O ise…Bir şifanın peşinde, tebdil-i mekan yapıyordu. Hem de annesini ziyaret edecekti. Hah, işte şimdi anlamıştı Kemal o sarı saçların kökenini…
Çocukluk yara’larının yar’a’ra dönüştüğü o yolculukta, kadın, anlattıkça anlattı. Kemal, öyle susamıştı ki yürekten paylaşılan sözcüklerin samimi sarılışına, onu hiç kesmeden dinledi.
Yaklaşık 3 saat boyunca, günleri günlere bağlamıştı Kemal de. Anlattıkça an’lıyordu ki çok derinden bir yere temas ediyordu kadının varlığı. Onun varlığından haberdar oluşuna şükretti.
Tam o anda “az bi zamanımın kaldığını hissediyorum, kokusunu duyuyorum ölümün” dedi kadın.
Bu cümle o nazik dudaklardan dökülür dökülmez Kemal’in başına kaynar sular dökülmüştü. Susmak istemişti. Çok derin susmak…Sonsuzca ve sonunun başlangıcına dek… Derin bir dinginlikte, için için ve usul usul yol ala ala susmak…
Konuşmamak değildi kastettiği susma eylemi. Kelimesiz, sözsüz, cümlesiz ifade bulmak isteyen hallerini bir türkü ile sessizce yanında oturan kadının yüreğine bırakmak istemişti. Usulca elini tuttu kadının ve diyemediklerini sessizce seslendi. (Baba kerpiç evden aldım zulamı/ Gurbetmi burası yoksa sılamı/ Yitirdim yollarda göçek balamı-Suavi, Kan Gider)
Uzun zamandır rafa kaldırdığı kader bahsi, din-diyanet süslemeleri bir anda yerle bir oldu Kemal’in. Kadın bir şeyler söylüyor ve Kemal’in dünyasında bambaşka yerlere tesir ediyordu. Zihninin derinliklerine dokunan temas, temaşaya döndükçe kelimeler dilinin ucuna geliyordu. Ne ki içinde çalan türküyü diyemiyordu…(Düşmüşem ardına günler boyunca/Söylerim sevdamı diller boyunca/ Bir yanım hasretlik bir yan ateştir/ Genciken ölene ölüm zor iştir/ Erir içim usul usul can gider-Suavi, Kan Gider)
İşte bugün arabasını park ederken dikiz aynasından gördüğü sarışın kadın, o anlara götürmüştü Kemal’i. Yaşaran gözlerini sildi ve zihnini uçaktaki şu konuşmaya davet etti.
-“Zamanı geri getiremem.“ dedi Kemal.
–“Ama biliyorsun ki zaman da doğrusal değil. An içre anda devrediyor. Zamanın mucizesi yaşamın içinde…” diye tamamladı kadın.
-“Evet” dedi Kemal. “Bu yüzden idrak açılırsa tüm zaman dilimlerine yayılır ve tesir eder. Oldu-oluyor-olacak birlenir.” derken, yüzüne bir heyecan yayıldı. Bu nasıl olabilirdi? En zorlandığı konuydu kuantum derslerini anlatmak, öğrencileri dahi anlamıyordu. Oysa şuanda birisi sözcüklerini daha o demeden duyuyordu. Öyle bir hal içindeydi ki, “ahh ne de güzel bir kadın” dedi. Yaradana, kadına, an’a, anasına, babasına, müteşekkir bir duyguyla “bu ekip gayet güzel iş çıkarmış. Kimbilir kaç bin yılda bir. Zahmetlidir belli… Üç-beş yıl ya da yüz yıl işi değil. Emek yoğun… Düşün yoğun…” diye düşündü.
-“Haline çeki düzen vermenin gücü de buradan gelir.” dedi kadın, içinde bulunduğu ‘ölme’ halinin nazik farkedişi ile gözlerini adamın yüzünde gezdirirken… –“Bizim işimiz gücümüz umut ve şükür…Ve dosdoğru olmak…” diye devam etti. “Biz dosdoğru olduğumuzda etrafımızdakileri de doğrultuyoruz. Tamam mı?” deyip tatlı bir gülümseme kondurdu yüzüne.
–“Bu nasıl oluyor?” dedi Kemal. “Deliriyorum galiba! Şairin dediğini yaşıyorum sanki.” deyip, memleketlisi Ahmet Arif’in ‘Onur da ağlar’ şiirinden şu dizelerini okudu. “Aklımdan geçenleri/Okuyorsun su gibi.”
-“Per’deli” dedi kadın, tebessüm edince dudakları titreyerek yanağına kayıyordu. “Melekler şehrini izlemiş miydin? Üzülme, bedene ihtiyaç duymadan dolaşırım yanında bir rüzgar gibi…Hadi, deliliğin tarihini yazalım. Fakat söyler misin? Şair burda ne demek istedi?”
Yeniden o an’a gitmişti Kemal. Gözyaşları usul usul yüzünü öpüp geçiyordu. O sırada kapı çaldı. İçeriyi 20’li yaşlarda genç ve güzel bir parfüm kokusu doldurdu ve ardından “hıcaam” diye seslenenen cilveli bir kadın sesi odanın içinde yankılandı.
Kemal, gözyaşlarını göstermek istemediğinden pencereye doğru dönerek, sol elinin tersi ile gözüne birşey kaçmış da onu kurcalıyor gibi yaptı. Gözlüklerini takıp, “Gel, Buse” dedi.
Son zamanlarda Tanpınar’ın şu sözleri ile sıvazlıyordu içini: “En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içine kaçmak.”

Yorum bırakın