
Yusuf, ne zamandır elinde tuttuğu çocukluğuna dair fotoğraftaki ayrıntılara dikkat kesilmişti. Kenarları kıvrılmış, hafif yıpranmış resme baktıkça, biraz hüzün, biraz umut, biraz kaygı, biraz neşe rüzgarları, ufak ufak dokunuyordu kalbine.
Anadolu mimarisinde inşa edilmiş evin, tatlı kireç kokan cumbasındaki camından bakan, sırtı Yusuf’a; yüzü umuda dönük 3- 4 yaşlarında küçük bir çocuk vardı orda.
Nenesinin ördüğü çivit mavi bir kazak giyiyordu. Saçları hafif uzamış, tabiri caizse kesilmesi gelmişti.
Sofaya, cumbanın genişliğine denk eski bir sandık konmuştu koltuk niyetine. Üzerine de karanfil deseni işlenmiş bir etamin örtü ile el dokuması bir halı serilmişti. Cumbanın köy meydanındaki çeşmeyi ve ulu dut ağacını gören küçük penceresi de dantel perdeden nasibini almıştı.
Fotoğrafı elinde ne kadar süredir tuttuğunu bilmiyordu Yusuf. Aniden gözü kararmaya, başı dönmeye ve midesi bulanmaya başladı. “Herhalde Ramazanın ilk günü diye böyle oldu, elimi yüzümü yıkasam iyi olacak” diye düşünüp ayağa kalkmaya niyetlendi. Ne ki, etraf birden şeffaflaştı. Sınırlar kalktı. Zemin ayakları altından kayarken, zaman hızla geriye aktı.
Yusuf şimdi, çocuk için sofanın tavanına kurulan salıncağın önünde, evin üst katına çıkan merdivenlerin az ötesinde duruyordu. Onunla ile aynı mekandaydı, capcanlı. Köy camisinden kulağına çalınan öğle ezanı sesi ile kendine geldi. Şimdi içinde bir resim vardı ya da resmin içindeydi…
Pencereden bakan çocuk, sandık üzerindeki mavi çiçekli el dokuması bez içine, sıkıştırılmış saman konmuş yastığı yan devirmiş; küçük, çıplak ayakları ile yastığın üzerine basıyordu. Dirseklerini pencerenin geniş pervazına dayayabilmek için böyle yapmıştı. Onu bu halde görseler kızacak olmalarının umursamaz pervasızlığında güzel yüzünü minik avuçları arasına almış, kilitlenmiş gözlerle karşıdaki dağın ardına bakıyordu.
Ne zaman şımarsa, şamarı yiyordu. Yanağı kızarsa da aldırmıyor, oynamaya devam ediyordu. Eh, şimdi de çok farklı değildi. Ne zaman şımarsa Yusuf, hayat bir şekilde ‘haddini bildiriyordu.’ Bu sefer yanağı değil, yüzü kızarıyordu. Aldırmamazlık edemiyor, için için utanıyordu. Bu sıralar nedense hep aynı kişi eliyle geliyordu bu had-hudud çizimleri. Ve o şarkıyı söylerken (Dendar, Ali Haydar Can; alBüm:Keder, 2006) “Borçlunum ben senin, minnettarınım”; samimi bir selam yolladı içinden kendine. İçinden çıkılamaz bir hal içine girdiğinde, hep selam ederken buluyordu kendini son zamanlarda.
Münzevi bir yaşamı vardı Yusuf’un, ne ki sevdiği kadının çizdiği bu yeni hududa alışması zaman alacaktı. Hissediyordu. Bu nedenle almamış mıydı o fotoğrafı eline zaten? Kendini kilitlediği odaların anahtarı sevdiği eliyle veriliyordu her “had bildirme seansında”. Nasıl borçlu ve minnettar olmasındı şimdi ona?
“N’apıyorsun sen burda?” diye sordu Yusuf çocuğa.
Dünyanın en güzel ses tonu ile “bekliyom” diye cevap verdi, Yusuf’a doğru hiç dönmeden…
–“Kimi?”
–“Annemi, babamı. Onlar buraya gelince abim de geliyor.”
–“Bekleyince geliyorlar mı peki?”
-“Iıııh“ deyip neşe içinde yüzünü Yusuf’tan yana çevirdi. Belli ki oyun içinde oyunla hemhal bir hale çevirmişti sabırlı ve halden anlayan bekleyişini.
–“Gelince geliyolar. Ben bekliyom” deyip, dünyanın en güzel gülüşünü kondurdu yüzüne. Ağzı yanaklarına doğru paraşüt açmıştı, öyle güzel kıvrımları vardı dudaklarının…O gülüş ki kim görse, dünyanın çehresine giydiresi gelirdi.
Şairin, “Gün biter gülüşün kalır bende” dizeleri üşüştü Yusuf’un hatırına. Şimdi gönlünde ağırladığı güzel gülüşler hatrına, gülerek sustu, susarak özledi sevdiğini. Keyfi yerine, 40 yıllık hatrı kendine geri geldi.
–“Gel beraber bekleyelim o zaman”
–“Tamam” deyip atlayıverdi kucağına Yusuf’un kendisi. Düşe’yazdı Yusuf.
Kalbi dışarıdan duyulabilecek kadar gürültülü -bir rock konserinin ruhunu elinde tutan bas gitar ritminde- atıyordu adeta. Sol göğsüne yatmış, uyuyan çocuğun terlemiş saçlarında gezdirdi elini bir müddet. Sonra yanağını, avcu içine aldı ve sıvazlayarak sevdi. Kokusunu içine çekti. Onu uyandırmaktan imtina eden bir edep ve tevazu ile usulca mırıldanmaya başladı içinde çalan şarkıyı…“Ben sana şu bahçemi açayım/ Gel sana şarkımı söyleyeyim/ Aşkı sensin bütün bu zamanın/ Işığı sensin karanlığında dünyanın/ Hızır’ın konuğusun sen /Rüyamda dolaşıyorsun/ Gülsün sen, bahar gülü kokususun/ Başımda döneniyorsun…” (Dendar, Ali Haydar Can; alBüm:Keder, 2006).
Uyumak, uyanmak içinse güzeldi ve bu nedenle oldukça farkındalıklı bir fiildi. Öyle ya, birinin yanında, hele ki koynunda “uyumak” güvenmek ile müsemma bir eylemdi. Öyle bir bırakış, bir teslim oluş. Hiç oluş. Yusuf, KendiNe güvenmişti demek ki.
Beynindeki uyuşmaya eşlik eden bir baş ağrısı şahitliğinde, gönlünde hissettigi duygular ile temas ettiğinde; şairin “ve sen erteledin hep gelişlerini” dizeleri düştü hatrına.
Ve hatırlattı kendine Yusuf…
“Bu bir düş…
Bu da bir çocuk…
O bilir mi şiiri?
O şuan şiiri anlamlandırabileceğin “senin” hayatını nakış nakış işliyor, koynunda ve uyuyarak…”


yarım kalan bir şiir belki de/aykırı anlamlar arayıp durma” Ahmet Telli
Nasibimizce, niyetimizce ve talebimizce ele ele, gönül gönüle, göz göze yürümeye, temasa, temaşaya, şahitliğe devam içimizdeki çocuklar ile…Ve çocuklaşalım gönül hoşluğumuzca.

Gel sana şarkımı söyleyeyim”

Yorum bırakın