Ve fısıldadı usulca…

Ahmet, hiç hesapta yokken getirildiği bu evde ne işi olduğunu düşünüyordu. Ne ne konuşulduğunu anlamaya gönlünü bırakabiliyor ne de kendi sessizliğini bozmaya yelteniyordu. Sade ve sakin bir hal içinde gülümsüyordu. Bu insanlar yakında yeni dünyasının baş rol oyuncuları olacaktı. Belki kendisi de bu dile aşina olacaktı. Ama şuan bir telefon gelse görüşemeyeceğinin sızısı sarmıştı içini. “Bi anamın sesini duysaydım” dedi. “O benimle bildiğim dilde konuşurdu.” Yine sadece kendinin farkına vardığı düşüncelerinin derinliğine daldı.

O esnada, bu soğuk kış gecesini aydınlatan Dolunay ile göz göze geldi. Gökyüzünün gecesinde asılı bir pırlanta gibi duran aya mıhladı gözlerini. Ne tuhaf, ay başı sanıyordu ama demek ki 2 hafta geçmişti buraya geleli. “Keşke” dedi, “keşke bir rüya olsaydı bu son yaşananlar…” Derin bir ahh sesi ile ne zamandır tuttuğunu farkettiği nefesini bıraktı ve yalnızlığını yalınızlığa dönüştürdüğü odasına çekilmek üzere ayağa kalktı. Niye geldin diyen olmadığı gibi, nereye gittiğinin niye’sini soran da çıkmadı. “Sanki alıştım” dedi içinden…Kendini teskin ederce bir cesaretle yeniden telkin verdi kendine. “Evet, alışıyorum, neye alışmıyor ki insan?” İşte kendini bırakabildiği tek mekanın eşiğindeydi şimdi.

Yere serdiği seccadesinin secdesini öperken alnı, titrek mum ışığı dokunuyordu zihninin karanlık dehlizlerine. Ve fısıldadı usulca… “Ben taşan kederimi ve mahzunluğumu bir tek Sana anlatıyorum.” (Yusuf,86’dan ilhamla)

Yorum bırakın